4 Haziran 2011 Cumartesi

Kabil-Herat-Shindand

Kabil havaalanında etrafı incelemeye koyuldum. Etrafımdaki insanlar aynı televizyondaki gördüğüm afgan modeline uyuşuyordu. uzun sakallı, o bol yerel giysili, kafalarında sarığa benzer bezler sarılı, kadınları ise çarşaflı...

Uçak saati yaklaştı, bavul sırasına geçtim bavulumu verdim, x-ray cihazından geçerken orda duran afgan görevli türk olduğumu anlayıp para istedi, bu ülkede acayip rüşvet döndüğünü sonradan öğrendim. Tabiki görevliyi iplemeden yoluma devam ettim. Gözüme herşey eski, basit ve disiplinsiz görünüyordu. Herat uçağına bindiğimde uçak kalkarken telefonla konuşan afganlar vardı...

Neyseki sapasağlam Herat'a vardık. Herat havaalanı bizim çoğu şehirler arası otobüs terminallerinden daha kötüydü. Uçaktan inip biraz ilerde tellerle çevrili bi alana doğru herkes yürümeye başladı, tabi bende takip ettim. Bi süre bekledikten sonra, kamyonete rastgele atılmış vaziyette bavullar geldi. Herkes bi anda kamyonete hücum edip kendi bavulunu alıp ayrılmaya başladı. Bende aldım benimkini ve havalanından ayrılmak üzere yürümeye başladım. O sırada yaklaşık 10 15 tane 5 ile 13 yaşları arası çocuk ellerinde el arabalarıyla yanıma yaklaşıp bişeyler demeye başladılar. Bavulumu taşıyıp harçlık alma niyetindelermiş. Bense umursamadan yoluma devam ettim.

Havalanının hemen önünden geçen karayolunun karşı tarafına geçtik. ( bu yolculuk boyunca yalnız değildim tabi 3 4 tane izinden dönen işçiyle birlikteyim). Bizi Shindand'daki şantiye kampına götürmek üzere gelen arabayı beklemeye koyulduk. Yine çocuklar sardı etrafımızı bu sefer şirinlik yapıp para koparmaya çalışıyorlar. Benimde yanımda şeker vardı şeker uzattım çocuklara almadılar. Bildikleri tek şey "Dolar, dolar" diye tekrarlamak...

Bi sürede burada bekledikten burdakilerin nedense "Coaster" dedikleri bildiğimiz bir tür eski minübüs geldi ve yolculuğumun son kısmına başladım.

Karayoluyla ilerlerken ilk dikkatimi çeken kuraklık oldu. Heryer düz topraktan ibaretti. Sadece ara ara çam ağaçları yolun kenarında kendini gösteriyordu. Biraz gittikten sonra çok tuhafıma giden, yolların ortasındaki beton barikatları gördüm. Bir tür kontrol noktası gibi kullanıyor afgan askerleri. Her araç oraya geldiğinde yavaşlayarak ve beton bariyerlerden slalom yaparak yavaşça geçmek zorunda kalıyor.


Daha da yol aldığımızda küçük köyler görünmeye başladı. Bizim doğudaki kerpiç evlere benzettim ben.

Herşey yolunda yolumuzda ilerlerken araç hararet yaptı bi süre gittikten sonra bi köylünün kavun karpuz tezgahı kurduğu yol kenarında durup hem aracı soğuttuk hem de biraz kavunlarından tatdık. Toplamda bir-bir buçuk saat sonra şantiyemizin bulunduğu NATO üssü girişine geldik. Birden heryer amerikan askerleriyle doldu. Şoför üssün içinde kameralı cep telefonu yasak olduğunu hatırlattı ve telefonumu valize salayıp kolayca üssün içine soktum.



5 Kasım 2010 saat 01:00 da başlayan yolculuğum nihayet ertesi gün 16:00 civarında son buldu. Şantiyenin kampına varır varmaz yemek saatini sordum. Tüm yolculuğum boyunca nerdeye hiç bişey yiyememiştim ve çok açtım...

Hiç yorum yok: