Arta Kalanlar
Ben bir "Küçük" cezveyim, köşe bucak gezmeyim...
17 Haziran 2014 Salı
Bu işi para için yapıyorum.
Bu cümleyi az önce okuduğum bir öyküde kahramanın yoldan geçerken kulak misafiri olduğu bir diyalogtan çekip koparması gibi ben de hikayeden aldım.
Aldım çünkü şuanki bulunduğum işi severek ve isteyerek yapan birisi değilim. Bunun nedeni ise yapılacak bir işin olmaması, dolayısıyla sabahtan akşama kadar gazeteler, bulmacalar, gereksiz boş sohbetlerle zaman geçiriyor olmam.
Ben bir mühendisim! Neden birşeyler üretip, daha sonra karşısına geçip büyük bir haz ve gururla "Bunu ben yaptım işte" diyemeyeyim.
Dün mimar olan lise arkadaşımla konuştum. Bana çok yoğun bir şekilde çalıştıklarını söylediğinde ona imrendiğimi söyledim. O da karşılık olarak inan ben de sana çok imrendim dedi fakat ben biliyorumki o da benim gibi bir iş ortamında bulunsa sıkıntıdan patlayacaktır.
Biliyorum çünkü ben de Afganistan gibi zor bir ülkede, askeri üste bir yıl boyunca çok yoğun bir şekilde çalıştım. O yoğunluğu gerçekten arıyorum. Hergün yeni birşeyler öğrenmek, öğrenirken bir taratan üretmek, birşeylere faydalı olduğunu farketmek, bir yandan uğraştığın yapının gözlerinin önünde gün ve gün büyümesi, kullanıma geçeceği o teslim töreni... İşte bu anlar ve aldığım haz mühendislik mesleğini seçmemde ne kadar doğru bir karar aldığımı onaylıyordu.
Gel görki iş hayatına onca yoğun bir şekilde giriş yaptıktan sonra üzücü bir olay ardından (yusuf yusuf ederek ayrılma kararı aldım o zamanı anı olarak ayrı bir yazıda ekleyeceğim) ayrılma kararı verip ülkeme aileme ve sevgilime döndüm.
Şuan burda 3 emekliyle aynı odada oturup gazeteler okuyan gündem tartışan insan haline geldim. Ve bu iş gerçekten çok canımı sıkmaya başladı.
Peki neden istediğim gibi bir iş bulamadım? Yeterince aramadım mı? Hayır efendim, aradım. Bence 3 ay yeterli bir süre. Tüm şirketleri göz önüne aldığımızda (yurtdışı dahil) 3 ila 7 yıl arası tecrübe isteniyor. Tecrübe istenmeyen yerler ise Afganistan ve Irak. Afganistanda da nasibimi aldığım için bulaşma niyetin de değilim. ( Gerçi az kalsın Irak a gidiyordum pasaportumu bulamadığım için burdayım).
Yemin ediyorum bu işi para için yapıyorum
23 Ağustos 2011 Salı
Kabil Yolunda
3 mühendis arkadaş ikinci kez Kabil'e eğitim için gönderiliyoruz. Gönderiliyoruz evet ama yemekhanenin minübüsü ve 4 türkmen işçi ile... Minübüsü sorun etmedim sonuçta geniş oluyor yayıla yayıla gideriz düşüncesindeyiz hepimiz. Kahvaltımızı da yaptık, su böreği çıkmıştı güne gayet güzel başlangıç olmuştu aslında.
Herkes hazırlandı minübüse bindik ve kamp alanından çıkalı daha 200-300 m. olmamıştı ki tekerleğimiz patladı. Hayda ! Dön geri, teker değişsin, tekrar çık yola... Tabi giden zaman oldu. 7 de çıkmamız gereken yola çıkmamız 8'i buldu nerdeyse. Yola çıktık benim gözlerden uyku akıyor, yine yolculuk öncesi geç yatmışım ,'yolda uyurum da çabuk biter' diye. Arada gözlerimi aralıyorum. Uçağa yetişebilir miyiz muhabbetleri döndüğünü hatırlıyorum. Ama benim o konudan yana hiç bir sıkıntım yok çünkü Herat'tan 5 6 kere uçtum ve hiç vaktinde kalkmadı. Hatta bi sefer 12'deki uçağa 17'de bindiğim bile oldu.
Uyuklaya uyuklaya sonunda Herat havaalanının girişine geldik. Saat 9 u bi 10 15 dakka geçmişti. Nese çıktık aceleyle arabadan bi yandan arabadaki türkmen çocukları tembihliyoruz ayrılmayın hemen diye bi gidip soralı eğer uçağı kaçırdıysak. geri döneriz kalmayalım havaalanında boşyere diye. Nese ilk girişte askerlere bi arandık devam ettik. İkinci bi kısım daha var valizleri aradıkları yer. Orda askerler farsça birşeyler söylüyorlar anlamıyoruz tabi. Nese aradık bizim türkmen çaycı çocuğu konuştular yarım saat neyse biz tabi merak ediyoruz. Aldık telefonu asker demişki; Bunların uçağı kalktı artık burdan geçemezler saat 1 de yine uçak var gelsinler ona binsinler. Nasıl ya diyoruz 9 buçuk biletiyle 1 uçağına nasıl bineriz bi yanlışlık olmasın dedik bi de şantiyedeki tercümanı arayalım. O konuşsun onunla da bi 10 dakkaya yakın konuştular. Yine aynı şeyi anlatmış. Orda 10 15 kişi daha vardı onlarında aynı durumda olduğunu 1deki uçağa sorunsuzca binebileceğimizi söyledi bize tercümanımız. İyi bakalım dedik ama 1e daha kaç saat var...
Bunca vakit burda beklemeyelim bari arabayla Herat a kadar gidelim bi iki saat dolanır geliriz diye anlaştık arabaya geri döndük. Bu arada şantiyemize yeni gelen bi mühendis varmış o geldi. Çocukları Herat'a bıraktıktan sonra Shindand a geri dönecekler. Araba zaten tam dolu haldeydi sıkışmayalım bi daha dedik tekrar geri dönüp bekledik.
Afganlarda taşın üzerine kilimi serdiler orda uzandılar yatıyolar oturuyolar. termos getirmişler çaylar filan içiyolar. Biz de muhabbet edip zaman geçiriyoruz bu arada.
Ordanda bi ikiyüz metre kadar ileride x-ray cihazının ve bekleme salonunun bulunduğu binaya geçip beklemeye koyuluyoruz. 1de dedikleri uçağa geçişimiz 2 buçuğu buluyor.
Uçakta hemen binanın önüne park etmiş vaziyette kapıdan çıkıp bi 30 40 adım atıp uçağa giriyoruz yani o şekilde. Kalabalığın geçmesini de beklediğimiz için en sona biz kaldık ve uçağa da en son ben bindim. yavaş yavaş ilerlerken hostes bana first class'taki boş bi koltuğu gösterip bişeyler söyledi. İşaret ediyor geç otur diye. Baktım şöyle bi iyi dedim geçeyim. Oturduktan sonra yanımdaki adamdan Türk müsün? diye bi soru geldi baktım türk bi iki laf ettik sonra bi güzel uyumuşum. Uçağın iniş sarsıntısıyla açtım gözlerimi ve kabildeyiz...
10 Haziran 2011 Cuma
Can Sıkıntısı
Bugün böyle biraz saçmalamak geliyor içimden. Sıkılıyorum çünkü, bugüne gözlerimi açtığımda saat 14:37 yi gösteriyordu. Uyanmamla birlikte TVyi açtım biraz keyif yapmak istedim yatakta. Bi kanalda Cüneyt Arkın'ın Dayı isimli filmine rastladım onu izledim bi süre, başka izleyek birşey yoktu çünkü benim için; bi kanalda RTE'nin konuşması, bi kanalda salakça bir moda programı, müzik zevkime hitap etmeyen bir müzik kanalı bolca reklamlar vs..
Bugün izin günüm ve ofisimde bilgisayarımla birlikte zaman geçirmeye çalışıyorum. Çünkü yapabileceğim hiç birşey yok. Dün mesai bitiminden sonra Recep ve Mustafayla bulunduğumuz üssün tel sınırında arabayla dolaşarak bir değişiklik yaptık. Üssün içindeki farklı şantiyelere uzaktan göz attık, makinelerini kestik(!). Aklıma hemen Antalya ve arkadaşlarım geldi. Konyaaltında şöyle biraz dolaştıktan sonra bir kafeye oturup etrafın güzelliğini seyrederken ve buz gibi biramı yudumlarken hayal ettim kendimi...
Bazen bunalıyorum...
Bugün izin günüm ve ofisimde bilgisayarımla birlikte zaman geçirmeye çalışıyorum. Çünkü yapabileceğim hiç birşey yok. Dün mesai bitiminden sonra Recep ve Mustafayla bulunduğumuz üssün tel sınırında arabayla dolaşarak bir değişiklik yaptık. Üssün içindeki farklı şantiyelere uzaktan göz attık, makinelerini kestik(!). Aklıma hemen Antalya ve arkadaşlarım geldi. Konyaaltında şöyle biraz dolaştıktan sonra bir kafeye oturup etrafın güzelliğini seyrederken ve buz gibi biramı yudumlarken hayal ettim kendimi...
Bazen bunalıyorum...
4 Haziran 2011 Cumartesi
Kabil-Herat-Shindand
Kabil havaalanında etrafı incelemeye koyuldum. Etrafımdaki insanlar aynı televizyondaki gördüğüm afgan modeline uyuşuyordu. uzun sakallı, o bol yerel giysili, kafalarında sarığa benzer bezler sarılı, kadınları ise çarşaflı...
Uçak saati yaklaştı, bavul sırasına geçtim bavulumu verdim, x-ray cihazından geçerken orda duran afgan görevli türk olduğumu anlayıp para istedi, bu ülkede acayip rüşvet döndüğünü sonradan öğrendim. Tabiki görevliyi iplemeden yoluma devam ettim. Gözüme herşey eski, basit ve disiplinsiz görünüyordu. Herat uçağına bindiğimde uçak kalkarken
telefonla konuşan afganlar vardı...
Neyseki sapasağlam Herat'a vardık. Herat havaalanı bizim çoğu şehirler arası otobüs terminallerinden daha kötüydü. Uçaktan inip biraz ilerde tellerle çevrili bi alana doğru herkes yürümeye başladı, tabi bende takip ettim. Bi süre bekledikten sonra, kamyonete rastgele atılmış vaziyette bavullar geldi. Herkes bi anda kamyonete hücum edip kendi bavulunu alıp ayrılmaya başladı. Bende aldım benimkini ve havalanından ayrılmak üzere yürümeye başladım. O sırada yaklaşık 10 15 tane 5 ile 13 yaşları arası çocuk ellerinde el arabalarıyla yanıma yaklaşıp bişeyler demeye başladılar. Bavulumu taşıyıp harçlık alma niyetindelermiş. Bense umursamadan yoluma devam ettim.
Havalanının hemen önünden geçen karayolunun karşı tarafına geçtik. ( bu yolculuk boyunca yalnız değildim tabi 3 4 tane izinden dönen işçiyle birlikteyim). Bizi Shindand'daki şantiye kampına götürmek üzere gelen arabayı beklemeye koyulduk. Yine çocuklar sardı etrafımızı bu sefer şirinlik yapıp para koparmaya çalışıyorlar. Benimde yanımda şeker vardı şeker uzattım çocuklara almadılar. Bildikleri tek şey "Dolar, dolar" diye tekrarlamak...
Bi sürede burada bekledikten burdakilerin nedense "Coaster" dedikleri bildiğimiz bir tür eski minübüs geldi ve yolculuğumun son kısmına başladım.
Karayoluyla ilerlerken ilk dikkatimi çeken kuraklık oldu. Heryer düz topraktan ibaretti. Sadece ara ara çam ağaçları yolun kenarında kendini gösteriyordu. Biraz gittikten sonra çok tuhafıma giden, yolların ortasındaki beton barikatları gördüm. Bir tür kontrol noktası gibi kullanıyor afgan askerleri. Her araç oraya geldiğinde yavaşlayarak ve beton bariyerlerden slalom yaparak yavaşça geçmek zorunda kalıyor.
Daha da yol ald
ığımızda küçük köyler görünmeye başladı. Bizim doğudaki kerpiç evlere benzettim ben.
Herşey yolunda yolumuzda ilerlerken araç hararet yaptı bi süre gittikten sonra bi köylünün kavun karpuz tezgahı kurduğu yol kenarında durup hem aracı soğuttuk hem de biraz kavunlarından tatdık. Toplamda bir-bir buçuk saat sonra şantiyemizin bulunduğu NATO üssü girişine geldik. Birden heryer amerikan askerleriyle doldu. Şoför üssün içinde kameralı cep telefonu yasak olduğunu hatırlattı ve telefonumu valize salayıp kolayca üssün içine soktum.

5 Kasım 2010 saat 01:00 da başlayan yolculuğum nihayet ertesi gün 16:00 civarında son buldu. Şantiyenin kampına varır varmaz yemek saatini sordum. Tüm yolculuğum boyunca nerdeye hiç bişey yiyememiştim ve çok açtım...
Uçak saati yaklaştı, bavul sırasına geçtim bavulumu verdim, x-ray cihazından geçerken orda duran afgan görevli türk olduğumu anlayıp para istedi, bu ülkede acayip rüşvet döndüğünü sonradan öğrendim. Tabiki görevliyi iplemeden yoluma devam ettim. Gözüme herşey eski, basit ve disiplinsiz görünüyordu. Herat uçağına bindiğimde uçak kalkarken
Neyseki sapasağlam Herat'a vardık. Herat havaalanı bizim çoğu şehirler arası otobüs terminallerinden daha kötüydü. Uçaktan inip biraz ilerde tellerle çevrili bi alana doğru herkes yürümeye başladı, tabi bende takip ettim. Bi süre bekledikten sonra, kamyonete rastgele atılmış vaziyette bavullar geldi. Herkes bi anda kamyonete hücum edip kendi bavulunu alıp ayrılmaya başladı. Bende aldım benimkini ve havalanından ayrılmak üzere yürümeye başladım. O sırada yaklaşık 10 15 tane 5 ile 13 yaşları arası çocuk ellerinde el arabalarıyla yanıma yaklaşıp bişeyler demeye başladılar. Bavulumu taşıyıp harçlık alma niyetindelermiş. Bense umursamadan yoluma devam ettim.
Havalanının hemen önünden geçen karayolunun karşı tarafına geçtik. ( bu yolculuk boyunca yalnız değildim tabi 3 4 tane izinden dönen işçiyle birlikteyim). Bizi Shindand'daki şantiye kampına götürmek üzere gelen arabayı beklemeye koyulduk. Yine çocuklar sardı etrafımızı bu sefer şirinlik yapıp para koparmaya çalışıyorlar. Benimde yanımda şeker vardı şeker uzattım çocuklara almadılar. Bildikleri tek şey "Dolar, dolar" diye tekrarlamak...
Bi sürede burada bekledikten burdakilerin nedense "Coaster" dedikleri bildiğimiz bir tür eski minübüs geldi ve yolculuğumun son kısmına başladım.
Karayoluyla ilerlerken ilk dikkatimi çeken kuraklık oldu. Heryer düz topraktan ibaretti. Sadece ara ara çam ağaçları yolun kenarında kendini gösteriyordu. Biraz gittikten sonra çok tuhafıma giden, yolların ortasındaki beton barikatları gördüm. Bir tür kontrol noktası gibi kullanıyor afgan askerleri. Her araç oraya geldiğinde yavaşlayarak ve beton bariyerlerden slalom yaparak yavaşça geçmek zorunda kalıyor.
Daha da yol ald
Herşey yolunda yolumuzda ilerlerken araç hararet yaptı bi süre gittikten sonra bi köylünün kavun karpuz tezgahı kurduğu yol kenarında durup hem aracı soğuttuk hem de biraz kavunlarından tatdık. Toplamda bir-bir buçuk saat sonra şantiyemizin bulunduğu NATO üssü girişine geldik. Birden heryer amerikan askerleriyle doldu. Şoför üssün içinde kameralı cep telefonu yasak olduğunu hatırlattı ve telefonumu valize salayıp kolayca üssün içine soktum.
5 Kasım 2010 saat 01:00 da başlayan yolculuğum nihayet ertesi gün 16:00 civarında son buldu. Şantiyenin kampına varır varmaz yemek saatini sordum. Tüm yolculuğum boyunca nerdeye hiç bişey yiyememiştim ve çok açtım...
1 Haziran 2011 Çarşamba
Afganistan... ilk 7 aydan arta kalanlar
Buraya gelip çalışmak hiç aklımın ucundan geçmezdi. Mezun olmadan önce hep yurtdışında çalışmayı istiyordum, kafaya koymuştum doğrusu. Mezun olduktan sonra da amcamın vesilesi ile Libya benim için gündemdeydi ve Libya'ya dahi gitmek pek istemezken, Libya'ya gitme işi yattı. Gideceğim şirket kabul etmemiş. Ardından bi boşluğa düştüm ve 2-3 ay kadar memlekette dolandım, bi Muğla kamp maceram oldu tatil amaçlı. Daha sonra bi gün internetten iş başvurusu yaptım. İş başvurularından tek geri dönen şuanki çalıştığım firma oldu. Şartları öğrendim, ailemle oturduk konuştuk biraz çevreye soruşturduk ve ardından kafama yattı ve yolculuğum başladı...
Yolculuğum Esenboğa Havaalanında başladı. Tek başıma gelmiştim, tanımadığım insanlar topluluğu ile birlikte bavul vermek için sırada bekliyordum. Bi başıma, hiç tanımadığım insanlarla, hiç bilmediğim bir ülkeye, bir kültüre doğru yolculuğum başlıyordu. Tek güvencem ve tesellim ise etrafımdaki tanımadığım ama nedense güvendiğim türklerdi.
Sabaha karşı uçakta kahvaltı niyetine dağıtılan yiyecekler önüme geldiğinde incelemeye koyuldum. Şöyle bi göz gezdirdim, yerim dediğim bi yumurta çarptı gözüme, fakat onunda o kokusu ve tadı öyle farklı geldiki, midemi bulandırdı. Ardından içtiğim suyun tadı dahi farklıydı. İnince beni güzel bir kahvaltı bekliyordur diye tahmin ederek aç aç oturdum.
Kabile indiğimde ise beni kabildeki merkez ofise götürmediler. Sonraki uçağın zamanı yakınmış. O yüzden içhatlara geçip beklemeye koyuldum. Bir yandan da etrafı meraklı gözlerle inceliyordum.
(devam edeceğim...)
Yolculuğum Esenboğa Havaalanında başladı. Tek başıma gelmiştim, tanımadığım insanlar topluluğu ile birlikte bavul vermek için sırada bekliyordum. Bi başıma, hiç tanımadığım insanlarla, hiç bilmediğim bir ülkeye, bir kültüre doğru yolculuğum başlıyordu. Tek güvencem ve tesellim ise etrafımdaki tanımadığım ama nedense güvendiğim türklerdi.
Sabaha karşı uçakta kahvaltı niyetine dağıtılan yiyecekler önüme geldiğinde incelemeye koyuldum. Şöyle bi göz gezdirdim, yerim dediğim bi yumurta çarptı gözüme, fakat onunda o kokusu ve tadı öyle farklı geldiki, midemi bulandırdı. Ardından içtiğim suyun tadı dahi farklıydı. İnince beni güzel bir kahvaltı bekliyordur diye tahmin ederek aç aç oturdum.
Kabile indiğimde ise beni kabildeki merkez ofise götürmediler. Sonraki uçağın zamanı yakınmış. O yüzden içhatlara geçip beklemeye koyuldum. Bir yandan da etrafı meraklı gözlerle inceliyordum.
(devam edeceğim...)
31 Mayıs 2011 Salı
Uzun bir soluk...
Uzun.. çok uzun bir zaman sonra döndüm geldim yine bi iki karakter işleyim dedim. Çünkü son girdiğimden beri hayatımda köklü değişiklikler olmuş. Son yazdığımda mesela Antalyada ilk senemmiş, ogünden sonra yaşadığım 3 sene çok güzeldi ve şimdi de Afganistanda ilk senem. Bundan sonra buraya Afganistanda gördüğüm karşılaştığım değişik, farklı, güzel, kötü durumları not etmeye çalışacağım (tabi hevesim kaçmazsa).. Devamı canım sıkıldığında şimdi işim var malum...
12 Ağustos 2007 Pazar
DayMare
Hakikaten çok uğraş isteyen ve akıl yürütmek gereken bi oyun ben bayaa bi uğraştım yinede tıkandım. İyi eğlenceler...
Oyuna girmek için tıklayın...
Oyuna girmek için tıklayın...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)