Bugün böyle biraz saçmalamak geliyor içimden. Sıkılıyorum çünkü, bugüne gözlerimi açtığımda saat 14:37 yi gösteriyordu. Uyanmamla birlikte TVyi açtım biraz keyif yapmak istedim yatakta. Bi kanalda Cüneyt Arkın'ın Dayı isimli filmine rastladım onu izledim bi süre, başka izleyek birşey yoktu çünkü benim için; bi kanalda RTE'nin konuşması, bi kanalda salakça bir moda programı, müzik zevkime hitap etmeyen bir müzik kanalı bolca reklamlar vs..
Bugün izin günüm ve ofisimde bilgisayarımla birlikte zaman geçirmeye çalışıyorum. Çünkü yapabileceğim hiç birşey yok. Dün mesai bitiminden sonra Recep ve Mustafayla bulunduğumuz üssün tel sınırında arabayla dolaşarak bir değişiklik yaptık. Üssün içindeki farklı şantiyelere uzaktan göz attık, makinelerini kestik(!). Aklıma hemen Antalya ve arkadaşlarım geldi. Konyaaltında şöyle biraz dolaştıktan sonra bir kafeye oturup etrafın güzelliğini seyrederken ve buz gibi biramı yudumlarken hayal ettim kendimi...
Bazen bunalıyorum...
10 Haziran 2011 Cuma
4 Haziran 2011 Cumartesi
Kabil-Herat-Shindand
Kabil havaalanında etrafı incelemeye koyuldum. Etrafımdaki insanlar aynı televizyondaki gördüğüm afgan modeline uyuşuyordu. uzun sakallı, o bol yerel giysili, kafalarında sarığa benzer bezler sarılı, kadınları ise çarşaflı...
Uçak saati yaklaştı, bavul sırasına geçtim bavulumu verdim, x-ray cihazından geçerken orda duran afgan görevli türk olduğumu anlayıp para istedi, bu ülkede acayip rüşvet döndüğünü sonradan öğrendim. Tabiki görevliyi iplemeden yoluma devam ettim. Gözüme herşey eski, basit ve disiplinsiz görünüyordu. Herat uçağına bindiğimde uçak kalkarken
telefonla konuşan afganlar vardı...
Neyseki sapasağlam Herat'a vardık. Herat havaalanı bizim çoğu şehirler arası otobüs terminallerinden daha kötüydü. Uçaktan inip biraz ilerde tellerle çevrili bi alana doğru herkes yürümeye başladı, tabi bende takip ettim. Bi süre bekledikten sonra, kamyonete rastgele atılmış vaziyette bavullar geldi. Herkes bi anda kamyonete hücum edip kendi bavulunu alıp ayrılmaya başladı. Bende aldım benimkini ve havalanından ayrılmak üzere yürümeye başladım. O sırada yaklaşık 10 15 tane 5 ile 13 yaşları arası çocuk ellerinde el arabalarıyla yanıma yaklaşıp bişeyler demeye başladılar. Bavulumu taşıyıp harçlık alma niyetindelermiş. Bense umursamadan yoluma devam ettim.
Havalanının hemen önünden geçen karayolunun karşı tarafına geçtik. ( bu yolculuk boyunca yalnız değildim tabi 3 4 tane izinden dönen işçiyle birlikteyim). Bizi Shindand'daki şantiye kampına götürmek üzere gelen arabayı beklemeye koyulduk. Yine çocuklar sardı etrafımızı bu sefer şirinlik yapıp para koparmaya çalışıyorlar. Benimde yanımda şeker vardı şeker uzattım çocuklara almadılar. Bildikleri tek şey "Dolar, dolar" diye tekrarlamak...
Bi sürede burada bekledikten burdakilerin nedense "Coaster" dedikleri bildiğimiz bir tür eski minübüs geldi ve yolculuğumun son kısmına başladım.
Karayoluyla ilerlerken ilk dikkatimi çeken kuraklık oldu. Heryer düz topraktan ibaretti. Sadece ara ara çam ağaçları yolun kenarında kendini gösteriyordu. Biraz gittikten sonra çok tuhafıma giden, yolların ortasındaki beton barikatları gördüm. Bir tür kontrol noktası gibi kullanıyor afgan askerleri. Her araç oraya geldiğinde yavaşlayarak ve beton bariyerlerden slalom yaparak yavaşça geçmek zorunda kalıyor.
Daha da yol ald
ığımızda küçük köyler görünmeye başladı. Bizim doğudaki kerpiç evlere benzettim ben.
Herşey yolunda yolumuzda ilerlerken araç hararet yaptı bi süre gittikten sonra bi köylünün kavun karpuz tezgahı kurduğu yol kenarında durup hem aracı soğuttuk hem de biraz kavunlarından tatdık. Toplamda bir-bir buçuk saat sonra şantiyemizin bulunduğu NATO üssü girişine geldik. Birden heryer amerikan askerleriyle doldu. Şoför üssün içinde kameralı cep telefonu yasak olduğunu hatırlattı ve telefonumu valize salayıp kolayca üssün içine soktum.

5 Kasım 2010 saat 01:00 da başlayan yolculuğum nihayet ertesi gün 16:00 civarında son buldu. Şantiyenin kampına varır varmaz yemek saatini sordum. Tüm yolculuğum boyunca nerdeye hiç bişey yiyememiştim ve çok açtım...
Uçak saati yaklaştı, bavul sırasına geçtim bavulumu verdim, x-ray cihazından geçerken orda duran afgan görevli türk olduğumu anlayıp para istedi, bu ülkede acayip rüşvet döndüğünü sonradan öğrendim. Tabiki görevliyi iplemeden yoluma devam ettim. Gözüme herşey eski, basit ve disiplinsiz görünüyordu. Herat uçağına bindiğimde uçak kalkarken
Neyseki sapasağlam Herat'a vardık. Herat havaalanı bizim çoğu şehirler arası otobüs terminallerinden daha kötüydü. Uçaktan inip biraz ilerde tellerle çevrili bi alana doğru herkes yürümeye başladı, tabi bende takip ettim. Bi süre bekledikten sonra, kamyonete rastgele atılmış vaziyette bavullar geldi. Herkes bi anda kamyonete hücum edip kendi bavulunu alıp ayrılmaya başladı. Bende aldım benimkini ve havalanından ayrılmak üzere yürümeye başladım. O sırada yaklaşık 10 15 tane 5 ile 13 yaşları arası çocuk ellerinde el arabalarıyla yanıma yaklaşıp bişeyler demeye başladılar. Bavulumu taşıyıp harçlık alma niyetindelermiş. Bense umursamadan yoluma devam ettim.
Havalanının hemen önünden geçen karayolunun karşı tarafına geçtik. ( bu yolculuk boyunca yalnız değildim tabi 3 4 tane izinden dönen işçiyle birlikteyim). Bizi Shindand'daki şantiye kampına götürmek üzere gelen arabayı beklemeye koyulduk. Yine çocuklar sardı etrafımızı bu sefer şirinlik yapıp para koparmaya çalışıyorlar. Benimde yanımda şeker vardı şeker uzattım çocuklara almadılar. Bildikleri tek şey "Dolar, dolar" diye tekrarlamak...
Bi sürede burada bekledikten burdakilerin nedense "Coaster" dedikleri bildiğimiz bir tür eski minübüs geldi ve yolculuğumun son kısmına başladım.
Karayoluyla ilerlerken ilk dikkatimi çeken kuraklık oldu. Heryer düz topraktan ibaretti. Sadece ara ara çam ağaçları yolun kenarında kendini gösteriyordu. Biraz gittikten sonra çok tuhafıma giden, yolların ortasındaki beton barikatları gördüm. Bir tür kontrol noktası gibi kullanıyor afgan askerleri. Her araç oraya geldiğinde yavaşlayarak ve beton bariyerlerden slalom yaparak yavaşça geçmek zorunda kalıyor.
Daha da yol ald
Herşey yolunda yolumuzda ilerlerken araç hararet yaptı bi süre gittikten sonra bi köylünün kavun karpuz tezgahı kurduğu yol kenarında durup hem aracı soğuttuk hem de biraz kavunlarından tatdık. Toplamda bir-bir buçuk saat sonra şantiyemizin bulunduğu NATO üssü girişine geldik. Birden heryer amerikan askerleriyle doldu. Şoför üssün içinde kameralı cep telefonu yasak olduğunu hatırlattı ve telefonumu valize salayıp kolayca üssün içine soktum.
5 Kasım 2010 saat 01:00 da başlayan yolculuğum nihayet ertesi gün 16:00 civarında son buldu. Şantiyenin kampına varır varmaz yemek saatini sordum. Tüm yolculuğum boyunca nerdeye hiç bişey yiyememiştim ve çok açtım...
1 Haziran 2011 Çarşamba
Afganistan... ilk 7 aydan arta kalanlar
Buraya gelip çalışmak hiç aklımın ucundan geçmezdi. Mezun olmadan önce hep yurtdışında çalışmayı istiyordum, kafaya koymuştum doğrusu. Mezun olduktan sonra da amcamın vesilesi ile Libya benim için gündemdeydi ve Libya'ya dahi gitmek pek istemezken, Libya'ya gitme işi yattı. Gideceğim şirket kabul etmemiş. Ardından bi boşluğa düştüm ve 2-3 ay kadar memlekette dolandım, bi Muğla kamp maceram oldu tatil amaçlı. Daha sonra bi gün internetten iş başvurusu yaptım. İş başvurularından tek geri dönen şuanki çalıştığım firma oldu. Şartları öğrendim, ailemle oturduk konuştuk biraz çevreye soruşturduk ve ardından kafama yattı ve yolculuğum başladı...
Yolculuğum Esenboğa Havaalanında başladı. Tek başıma gelmiştim, tanımadığım insanlar topluluğu ile birlikte bavul vermek için sırada bekliyordum. Bi başıma, hiç tanımadığım insanlarla, hiç bilmediğim bir ülkeye, bir kültüre doğru yolculuğum başlıyordu. Tek güvencem ve tesellim ise etrafımdaki tanımadığım ama nedense güvendiğim türklerdi.
Sabaha karşı uçakta kahvaltı niyetine dağıtılan yiyecekler önüme geldiğinde incelemeye koyuldum. Şöyle bi göz gezdirdim, yerim dediğim bi yumurta çarptı gözüme, fakat onunda o kokusu ve tadı öyle farklı geldiki, midemi bulandırdı. Ardından içtiğim suyun tadı dahi farklıydı. İnince beni güzel bir kahvaltı bekliyordur diye tahmin ederek aç aç oturdum.
Kabile indiğimde ise beni kabildeki merkez ofise götürmediler. Sonraki uçağın zamanı yakınmış. O yüzden içhatlara geçip beklemeye koyuldum. Bir yandan da etrafı meraklı gözlerle inceliyordum.
(devam edeceğim...)
Yolculuğum Esenboğa Havaalanında başladı. Tek başıma gelmiştim, tanımadığım insanlar topluluğu ile birlikte bavul vermek için sırada bekliyordum. Bi başıma, hiç tanımadığım insanlarla, hiç bilmediğim bir ülkeye, bir kültüre doğru yolculuğum başlıyordu. Tek güvencem ve tesellim ise etrafımdaki tanımadığım ama nedense güvendiğim türklerdi.
Sabaha karşı uçakta kahvaltı niyetine dağıtılan yiyecekler önüme geldiğinde incelemeye koyuldum. Şöyle bi göz gezdirdim, yerim dediğim bi yumurta çarptı gözüme, fakat onunda o kokusu ve tadı öyle farklı geldiki, midemi bulandırdı. Ardından içtiğim suyun tadı dahi farklıydı. İnince beni güzel bir kahvaltı bekliyordur diye tahmin ederek aç aç oturdum.
Kabile indiğimde ise beni kabildeki merkez ofise götürmediler. Sonraki uçağın zamanı yakınmış. O yüzden içhatlara geçip beklemeye koyuldum. Bir yandan da etrafı meraklı gözlerle inceliyordum.
(devam edeceğim...)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)